|
sami damarwrote:
Gelin günahlara karşı tavır alalım
Hepimizi bekleyen ciddi bir akıbet var. Esved İbn Yezid en-Nehaî'nin mülâhazasıyla diyecek olursak:"İş bildiğiniz gibi değil; çok ama çok ciddi." Hiçbirimizin kabir azabından kurtulma, hesaba, mizana takılmama, sıratı uçarak geçme, mahşeri güvenle aşma adına bir garantisi yok. O zaman ciddi meseleler karşısında ciddi olmamız gerekmez mi? Öyleyse gelin Allah aşkına, günah ve mâsiyete karşı ciddi bir tavır, ciddi bir duruş sergileyelim ve dilimizde bir vird-i zeban hâlinde sürekli "Allah'ım, bize günah işlettirme! Ezkaza hataya düşersek hemen tövbeye hidayet eyle. Sürekli tövbe, inâbe, evbe kurnalarına koşarak arınma yollarına bizi hidayet buyur." diye dua dua yalvaralım; yalvaralım da tek dakika olsun kirli kalmamaya çalışalım. Gözümüz bakmanın, kulağımız duymanın, ağzımız konuşmanın kirleriyle kirli kalmasın. Hemen tövbe ve istiğfar kurnasıyla arınalım. Her zaman Allah'ın huzuruna çıkacak gibi tertemiz duralım. Nasıl bir büyüğün yanına çıkma öncesinde aynanın karşısına geçip gömleğimizi, kravatımızı düzeltir, birkaç defa ceketimizin yakalarından tutar, omuzlarını düzeltmeye çalışır, kapıya yanaştığımız zaman son bir kere daha kendimizi kontrol ederiz. Aynen öyle de Âlemlerin Sultanı'nın huzuruna düzgün çıkmamız gerekmez mi? Tam kirlendiğin bir anda düşüverirsen, -nitekim ona düşme ve yuvarlanma denir, gitme denmez- bizi tertemiz yaratan, dünyaya fıtrat-ı selim ile insan mahiyetinde gönderen, hayvanlardan ayırıp bizi akıl, fikir ve şuurla serfiraz kılan Allah'a karşı ayıp olmaz mı? Rabbim hepimizi böyle bir ayıpla öte tarafa gitmekten, bütün sırların ortaya saçılıp döküleceği bir günde rezil ü rüsvay olmaktan muhafaza buyursun! Ya Seyyidî, ya İlâhî! Marifet erbabı kulların Seni bulduklarında Sen'den başka ne varsa hepsinden yüz çevirmişlerdir. Salih kulların Sen'in fazlınla necâta ermişlerdir. Taksîratı pek çok günahkârlar da "Tövbe, ya Rabb'i!" deyip yine Senin kapına yönelmişlerdir. Ey affı güzel Rabb'im! Ne olur, affının serinliğini ve marifetinin halâvetini benim ruhuma da duyur ve beni onlarla doyur! Her ne kadar ben bunlara lâyık olmasam bile, haşyetle önünde iki büklüm olup ikâbından sakınılmaya lâyık olan da, mücrimlerin günahlarını bağışlama şanına yaraşan da yalnız Sensin! Âmin!
Sept. 9
|
|
|
sami damarwrote:
İkinin İkincisi
Hani onlar mağaradaydı. O, arkadaşına şöyle diyordu: “Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir." Sevr Dağı... Allah Rasulü A.S. Efendimiz’in Mekke'den Medine'ye hicret ederken üç gün kaldığı kutsal mekân. Mekke'ye üç mil uzaklıkta, yüksekliği bir mil. Dağ Hicaz bölgesine özgü ağaç ve bitkilerle donatılmış. Dağın tepesinden Kızıldeniz sahili görünüyor. Zirvesindeki mağaranın adı ise Sevr Mağarası... O gece Kainatın Biriciği, en sevdiği dostu Hz. Ebubekir R.A.'ı yanına almış, burada cumadan pazara kadar üç gün kalmıştı. O gün Mekke'de gereklerini yapmaya imkan verilmeyen kulluğu ashabıyla yerine getirmek üzere Medine'ye hicret ediyordu. O üç gün içerisinde bu kulluğun insanlık adına tek şahidi vardı: İkinin ikincisi Hz. Ebubekir... ZİRVEDEKİ SEVGİLİ Allah Rasulü A.S. Efendimiz Alemlerin Rabbi’ne yönelmişti. Secdeye kapanıp dua ettikçe, ayağa kalkıp boynunu büktükçe, "sıddık" denilen o güzel insan mağaranın kapısında gözcülük yapıyordu. Allah'ın son peygamberini yok etmek üzere peşlerine düşen Mekke müşriklerini her an gelecekler diye mağara kapısında beklerken, ihtimal ki bir yandan da Kızıldeniz ufkundan ötelere bakıyordu. Ötelerin ötesine... Diğer sahabiler daha önceden Medine'ye gitmiş, Nur-u Muhammedî'ye kavuşacağı anı bekliyordu. Hz. Ali R.A. ise Mekke' de, Allah Resulü'nün etrafı sarılmış evinde, öldürülmesi an meselesi olan bir gecede uyuyabiliyordu. Sabahleyin öldürüleceğini bilerek, tek başına, zerre kadar zayıflık ve ümitsizlik göstermeden, korkulara aldırmadan sığınmıştı berilerin en berisine, gönüllerin sevgilisine... Alemlerin Rabbi, Medine'de varoluşunu bekleyen Muhammed Ümmeti'ne Mekke'de Hz. Ali ile, Sevr Dağı'nda da Hz. Ebubekir ile yol açmıştı. Onlar her haliyle Allah Rasulü'nün sevgisinde yok olmuşlar, bu yolda ilâhi irade tarafından tercih edilmişlerdi. Ben ferdim Efendim, AMA SİZ... İşte o gece kulluğun zirvesi Sevr Dağı'ndaydı. Mağaranın önüne geldiklerinde Hz. Ebubekir R.A. içeri girdi. İçeride yılan olup olmadığını kontrol etti. Daha sonra Allah Rasulü'ne: "Bineğinden artık inebilirsin ey Allah'ın Rasulü!" dedi. O, üzerindeki elbisesini parçalara ayırmış, içinde yılan olma ihtimali bulunan tüm delikleri kapatmıştı. Ne var ki içeriye girdiğinde bir deliğin açık olduğunu gördü. Yapabileceği tek şey vardı, o da onu yaptı: Orayı ayağıyla kapatmak... Garip bir tecelli, ayağıyla kapattığı kovukta bir yılan vardı ve ökçesinden onu ısırdı. Ne kadar dişlerini sıksa da acıdan gözyaşlarına engel olamadı. (Beyhakî) O her şeyini feda etmişti Allah’ın son elçisi uğruna. Teslimiyetin ve Rasül aşkının hep zirvelerindeydi. Allah Rasulü onun için şu duayı yaptı: "Allahım! Ebubekir'e kıyamet gününde benimle birlikte aynı derecede olmak nasibeyle..” (Ebu Nuaym) İçeride bunlar olurken, Mekkeli müşriklerden Ümeyye b. Halef ve Ebu Cehil iz sürerek yukarıya kadar çıkmışlar, mağaranın kapısında dolanıp duruyorlardı. Hz. Ebubekir R.A.: "Ey Allah'ın Rasulü!.. Düşmanlar gözünü aşağıya çevirip baksalar bizi görecekler. Ben öldürülürsem nihayetinde bir tek kişiyim, ölür giderim. Ama sen öldürülürsen bir ümmet helâk olur, silinir gider." diyordu. (Buharî) Düşmanları onları adım adım izlerken, peygamber ve arkadaşı ilâhi kaderin koruması altındaydı. Yüce Allah o anı şöyle anlatıyor: “Hani onlar mağaradaydı. O, arkadaşına şöyle diyordu: Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir." (Tevbe/40) ZİKİR TELKİNİ Bu öylesine söylenmiş bir söz değildi. Hz. Ebubekir'in ümidinin neredeyse tükendiği, ölüme ramak kaldığı o anda Allah Rasulü kendisine şunu hatırlatıyordu: "Ey Ebubekir!.. Üçüncüsü Allah olan iki kişiyi sen ne sanıyorsun?" (Buharî, Müslim) Aslında onun korkusu kendisiyle ilgili değildi. Ama bu yolda bulunmanın bir özelliği vardı: Her an Allahu Tealâ ile olmak. İman ettiğin Allah kalbinde değil mi? O'nu hatırla, zikret, unutma demekti bu sözler. Kalpte olan imanını, tüm varlığınla göster anlamını taşıyordu. Kesin olan bir şey vardı: Onlar sahabi idi. Okunan ayetler kendilerine tesir ederdi. Esasen Hz. Ebubekir, Hz. Ali ve sahabilerin tamamı Allah Rasulü ile birlikteliklerinin her anında sahabi olmanın ne anlama geldiğini yaşantılarıyla gösteriyorlardı. İşte biri Mekke'de diğeri Sevr Mağarası'nda. Kendilerini bekleyen kardeşleri ise Medine'de... Kendileriyle aynı zaman dilimini paylaşan kulluğun zirvesi Allah Rasulü'ne her şeyleriyle teslim olmuşlardı. Bu teslimiyetlerinin sonucunda zikreden bir vücut, şükreden bir kalp onların tabii halleri olmuştu. O gün mağarada Yüce Allah, Rasulü'ne özel destek vermiş, arkadaşı da bu anı ümmet adına yaşamıştı: "Bunun üzerine Allah ona sekinetini indirdi, onu sizin görmediğiniz bir orduyla destekledi.” (Tevbe/40) Esasen üzerine Allah'ın yardımı yani sekinet indirilen Hz. Ebubekir idi. Zira gelenlerin Allah Rasulü'nü öldürmelerinden, Allah'ın dininin yok olmasından korkuyordu. “Üzülme, Allah bizimle beraberdir.” diyen ise Allah Rasulü'ydü ve O'nun gönlü bir peygamber olarak mutmain idi. KELİMELERİN EN YÜCESİ Bu sekinet, Allah Rasulü sözünü bitirir bitirmez indirilmişti. Zira O’nun bir bakışı, bir tek sözü Allah'ı hatırlatmaya yani zikrettirmeye yetiyordu. Allah Rasulü'nün bu özelliği Kur'an'da şöyle geçer: “Sizi tezkiye eden rasul gönderdik.” (Bakara/151) Allah’ın Elçisi ve arkadaşı mağarada iken inen ayetin devamı Allah’ın bir hatırlatmasıydı: "Allah'ın kelimesi ise zaten yücedir." (Tevbe/40) O yüce kelime ise şuydu: "LA İLAHE İLLALLAH, MUHAMMEDÜN RASULULLAH" İşte bu Kelime-i Tevhid’dir ve sadece sözden ibaret değil, yaşanması gereken bir hali anlatır. Bu kelime mümin olmanın, hayat boyu müslüman olarak yaşamanın şiarı. Bu önemli özellik, Sevr Mağarası'nda Allah Rasulü A.S. ve ondan sonra gelecek olan en mükemmel insan Hz. Ebubekir R.A. tarafından, bütünüyle cesedin ve kalbin zikri olarak yaşandı. Bu sözün çağrıştırdığı derin anlamlar, orada bir kez daha hatırlatıldı: Bu din, bu kelime, bu yol, "birinci ve ikinci kişi" ile sona ermeyecek. Allah tarafından Cebrail A.S.’a, ondan Allah Rasulü A.S.’a, ondan Hz. Ebubekir R.A.’a, ondan Selman-i Farisî R.A.’a ve bütün sahabilere anlattığı bu hal, adı ne olursa olsun kıyamete kadar devam edecek: "Allah, sağlam söze (Kelime-i Tevhid’e) iman edenleri hem dünya hayatında, hem de ahirette sapasağlam tutar."
Sept. 9
|
|
|
sami damarwrote:
Hayalden Gerçeğe Uyanış
Büyüklerimiz gafletten büyük felaket yoktur demişlerdir. Öyle ki insan Rabbinin her an kendini gördüğünü unutursa, kolaylıkla yanlış yollara sapıp ahiretini heba edebilir. Bu yüzden gafletten kurtulmanın çarelerini aramak, kurtulmak için elimizden gelen gayreti göstermek çok mühim bir vazifedir. Müminin selameti açısından asrımızdaki fitneler büyük tehlike arz ediyor. Nereye gitsek, kimle karşılaşsak kendimizi emin hissedemiyoruz. Günah işlemek öyle kolay ve hızlı oldu ki, korunabilmek için büyük dikkate ihtiyacımız var. Gafletsiz nefes alabileceğimiz temiz bir çevreyi eskisinden bin kat daha fazla arıyoruz. Şükürler olsun ki, gafletten bunaldığımız zaman koşup huzuruna varabileceğimiz, kalp kalbe verebileceğimiz maneviyat sultanları kıyamete kadar var. Onların yolumuza ışık tutan rehberliği de olmasa, zifiri karanlıkta, dört bir yanımızı sarmış tehlikenin ortasında nefessiz kalacağız. Özellikle bu zamanda tek başına gafletten kurtulmak neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Bir rehberin kafilesinde yol almak bu vahşetten selametle çıkmak için güvenilir bir yoldur. Hadis-i şerifte buyrulduğu üzere “görüldüğü zaman Allah’ı hatırlatan” mana dostları, başta gaflet olmak üzere kalbin manevi hastalıklarını tedavi ederler. Bizlere ışık tutarak önümüzü aydınlatır, selametle Allah’a ulaştırırlar. Cenab-ı Hak: “Bana yönelen kimsenin yoluna uy.” (Lokman, 15) buyurmuştur. Onlarla kalben irtibat insanı gafletten korur. İnsan ekşi bir limonu yediğini hayal etse hakikatte de ağzı sulanır. Cenab-ı Mevlâ’nın kemal sıfatlarının üzerinde tecelli ettiği bir Hak dostu ile hayali de olsa irtibatlı olmak, ondaki güzellikleri ayna gibi kalbimize yansıtır. Gönlü Allah sevgisiyle doldurur. Kendileriyle sohbet edebileceğimiz, Allah yolunun inceliklerini öğrenebileceğimiz, muhabbetleriyle kalbimizi nurlandıraca*ğımız, yanlışa saptığımız zaman bizi ikaz edecek, bize Rabbimizi hatırlatacak dostlara ihtiyacımız var. Her ne kadar gaflete dalmış olursak olalım, tevbe edip Allah yoluna girebiliriz. Hadis-i şerifte buyrulduğu gibi “Günahtan tevbe eden bir kimse hiç günah işlememiş gibi olur.” Mümin her yerde, her zaman tevbe edebilir, etmelidir de... Allah dostlarının şahitliğinde tevbe etmek de hakiki bir dönüşe vesile olur. Hayatımızda yeni ve temiz bir sayfa açılır. Çünkü onlar kendileri için tevbe ettikleri gibi, bizim için de istiğfar ederler. Nazarlarıyla da kalbimizde ilâhi muhabbetin yerleşmesine vesile olurlar. Ayrıca günlük hayatımızda gözümüze ilişen haramlardan ve sair günahlardan dolayı hemen vakit geçirmeden oracıkta tevbe etmelidir. Gaflete yol açabilecek en ufak meselelerde dahi uyanık olmalıdır. Aksi takdirde kalp tekrar gaflete alışkanlık kazanır. Nihayet üst üste gelen günahlarla gücünü yitirip yıkılır da, Allah ile irtibatı kesilir. Eğer nuru tamamen yok olur ve zifiri karanlığa gömülürse -Allah korusun- inkâra düşmesinden korkulur. Kalpteki kasvetin gitmesi için ölümü anmak da iyi bir yoldur. “Rabıta-i mevt” adı verilen ölüm düşüncesi; uzun emelin, dünyada ebedi kalacakmış gibi hayallere dalmanın önüne geçer ve hayatımıza istikamet verir. Dünyanın süsü ve eğlencelerine olan muhabbeti keser, nefsani arzuları frenler ve hayatı şuurlu olarak yaşamaya vesile olur. Hz. Ömer r.a. gibi büyük bir zat dahi parmağına taktığı yüzüğe: “Ölüm sana nasihat olarak yeter” diye yazdırmıştı. Kim bilir günde kaç defa o yazıya bakıyor ve hayatına istikamet veriyordu. Şu an bulunduğumuz yer burası olabilir ama biraz sonra başka bir alemde gözümüzü açmayacağımızın bir garantisi yok. Biz beklemesek bile ecel aniden gelir. Bir yandan günahlarımız, sorumluluklarımız ve Rabbimize karşı hesap verme endişesiyle ölüm düşüncesi belimizi bükerken, öte yandan korku-ümit dengesi içinde ebedi saadete açılan bir kapı olarak da bizi heyecanlandırır. Ancak dünya muhabbeti onarılamayacak ölçüde kalbimizi tahrip ettiyse ölüm de kâr etmez, ölüp gidenler de... Bu ciddi bir tehlikenin işaretidir. Bu tür bir tehlikeye düşmemek için zikrullaha sarılmak gerekir. Zikir, insanı Allah’a yaklaştıran, gafleti dağıtan bir ibadettir. Kelime manası itibariyle nisyanın yani Allah’ı unutmanın ve O’ndan gafil olmanın zıddıdır. Allah’ı anmak, hatırlamak manasına gelmektedir. Ayet-i Kerime’de “Elbette Allah’ı zikretmek, en büyük ibadettir.” (Ankebut, 45) buyurulmaktadır. Namaz kılmak, oruç tutmak, Kur’an okumak gibi ibadetlerin her biri birer zikirdir. Şuurlu bir şekilde ifa edildiği zaman kalpteki gaflet bulutlarını dağıtır, günahları eritir ve insanın Allah katındaki değerini artırır. Tasavvuf büyüklerimizin bildirdikleri usullerle bir rehber eşliğinde zikir dersi alıp buna devam etmek de kalbin selamete ermesi için büyük bir vesiledir. Gece-gündüz, otururken, yatarken, uyurken, uyanıkken gönül Allah ile olur. “Onlar ayakta iken, otururken, yanları üzere yatarken Allah’ı zikrederler.” (Âl-i İmrân, 191). Böylece yirmi dört saatin her anı Allah’ın zikriyle dolu geçer. Manevi kalbimiz düştüğü kötü halden çıkıp Allah’a yönelir. Allah’ın emirlerine itaati artar. Dünya hayatına ibret nazarıyla bakar. Sevmesi, kızması, oturması, kalkması Allah için olur. Nihayet zikir insanın bütün varlığını kaplar. Bundan sonra dünyanın insanı gaflete düşürmesi kolay olmaz. Namaz, oruç, Kur’an okumak gibi bütün ibadetler gerçek manasını bulur. Zaten dünyanın insanı aldatan sahte yüzüne rağmen onca sıkıntısı, belası, felaketi de ortadadır. Böyle zamanlarda insan acizliğini kavrar, vicdanının sesini duymaya başlar, gafletini anlar. Çaresiz anlarda kendini Allah’a daha yakın hisseder, samimi bir şekilde O’na yönelir. Allah Tealâ, “Onlar, yılda bir iki defa belaya uğratılıp imtihana çekildiklerini görmüyorlar mı? Böyleyken yine tevbe etmiyorlar, ibret de almıyorlar.” (Tevbe, 126) buyurmaktadır. Böylesine bir gaflet bir mümine asla yakışmaz. Bir rüya kadar kısa olan dünya hayatımızın bir bölümü zaten geçip gitmiştir. Kalan zamanın çoğu da uykuyla ve günlük işlerle geçecektir. Geriye kalan zamanı hayırlı işlerle değerlendirip geçmiş günahları silmek için gayret etmelidir. Bugün bizi yoldan çıkaran hiçbir şey mahşer günü bizim yanımızda, lehimizde olmayacaktır. Ruhumuzu kabzedecek meleğe karşı duramayacaktır. O mahşer kalabalığının içinde kendi derdimize düşüp, yalnız olarak hesabımızı vereceğiz. “Bunların hepsi de kıyamet gününde O’nun huzuruna tek başına (yapayalnız) gelecektir.” (Meryem, 95) Cehennemin dehşeti, cennetin güzelliği bilinmektedir. Dünyada küçük bir acıya dayanamazken, ahirette nasıl dayanabiliriz? Bunu iyi düşünmelidir. Ahiret de, azap da gerçektir. Şakaya gelir bir konu değildir. Cennet ise, her türlü güzelliğin yaşandığı ebedi saadet yurdudur. “İman edip de iyi işler yapan kimselere gelince, yarın onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağız, ebedi olarak oralarda kalacaklar. Bu Allah’ın gerçek vaadidir. Allah’tan başka doğru sözlü kim olabilir?” (Nisa, 122) Allah Tealâ her an ve her yerdedir, her şeyi görmekte ve bilmektedir. Ondan gizli hiçbir şey yok. Melekler de bizi görmekte ve bütün yaptıklarımızı kaydetmektedir. Peki biz onlardan hiç utanmaz mıyız? İnsanların gözünde hor, hakir düşmek, çirkin görünmek bile bizi büyük üzüntüye sevkederken, onlardan ve tabii ki bizim tek sahibimiz olan Rabbimiz’den hiç utanmayacak mıyız? O halde gönül gözünü açıp yüzümüzü gerçeğe, kendi gerçeğimize döndürmemiz lazım. Kurtulmak için uyanmak şarttır. Rabbimizin tevfik ve inayeti ile...
Sept. 9
|
|
|
sami damarwrote:
Ey en Sevgili’den lütuf Sevgili!..
Dudaktan dökülen sözle, kalemden süzülen satırların, sadra doğan muhabbetle olan sıcak bağını hesaba katarak, kelâmımın Senin katındaki aczi altında ezilerek şunları diyebilirim ki; Sen latîf olan Allah’ın, yerini kimsenin dolduramayacağı, paha biçilmez bir lütfusun bize. Sen lütufların en yücesisin, en güzelisin Sultânım! Bizi, Sen’in ümmetin olmakla şereflendiren Allah Teâlâ’ya, yarattıkları adedince hamdolsun!.. Hazret-i Sevban kadar sevemesem de Sen’i, muhabbetine tâlip, muhabbet duyduklarının dostu olma yolunda tökezleye tökezleye gelmekteyim Sana doğru. Ne acıdır ki, eskiden muhabbet sadırlardan satırlara nakşedilirken, şimdilerde satırlardan sadırlara terfî etmeyi bekliyor. Gönlün muhabbetinle hemhâl olması ise; ancak muhabbetinin hakkını verip mübârek ahlâkınla ahlâklanmaktan geçiyor. Zâtının aşkıyla yanıp tutuşan ve lütfuna nâil olan şâir Nâbî kadar dökemesem de muhabbetimi satırlara, sadrım Sen’in aşkının nûrunu dağıtıyor tüm varlığıma. Hasretin gözlerimden döküldüğünde, gözyaşlarımı Fuzûlî’nin gönül testisiyle Sana göndermekten başka bir şey gelmiyor elimden, Efendim. Endülüs’ten Bağdat’a gelip, evinin çevresi karantinaya alınmış hocasının kapı aralığından mübarek hadîs-i şeriflerini öğrenmek için dilenci kılığına giren, aşkına bürünmüş Bâkî bin Mahlet’i duyduktan sonra, Cumâ’ları Sana salât ü selam getirenlerin yüzlerini bizzat gördüğün haberiyle sarsılıp utanıyorum. Ey kalplerin tabîbi!.. Şahsınızda, Sizi Yaratan’ın Zâtına -celle celâlühu- hürmet gösterip, mübârek hadîs-i şeriflerinizi nakletmek için, bulunduğu mekânda en yüksek yere çıkmayı, edebin bir gereği olarak gören bir ecdâda sahipken, bu güzel fazîletlerin kalıntılarıyla diri tutmaya çalıştığımız mâneviyâtımızın tekrar yeşermesi için ne olur bize duâ edin! Bizlerin “az”lardan, müjdelediğin “garip”lerden, “mukarrebûn”dan olmamız için şefaatini lütfet. Kutlu müjdene nâil olmak için ömrünün son demlerinde İstanbul’un İslambol diye anılmasına vesîle olan fethe ilk adımı atanlardan Ebû Eyyûb el-Ensarî gibi İstanbul’u mânevî açıdan yeniden fethetmemiz, tekrar ümmet bilincini, İslâm kardeşliğini kazanmamız için kerem edip, sünnetinle yol göster bizlere!.. Muhabbete en çok lâyık olan beşer Sen’sin. Senin sevgini, başta kendi gönlümüzde ve tüm insanlığın gönlünde, İslâm’a hizmetçi olarak diri tutmamız için, Sana “Habîbim!” diyen Vedûd olan Allah’tan yardım diliyoruz. Çünkü Sen’i lâyıkıyla sevmek, Sana “Sevgilim” diye hitâb eden Rabbimizi de lâyıkıyla sevebilmeye bir vesîledir diye ümid ediyoruz. Sultanım, bizi cürmümüze rağmen sev, sevdiklerine sevdir ve şefaatinle sevindir ki; bizden daha bahtiyarı olmasın dâreynde! Hiçliğinin dahî idrâkine varamamış bu âciz Meryem, Senin yaratılışının en önemli harcı olan muhabbetle, gönülden gönüle Sana –âdetâ- lehimlenmek ister! Şefaatinle ferahnâk etmezsen eğer, hâlimiz nice olur Efendim!Yâ Raûf! Ne mutlu Sen’in kalbine düşene, ne mutlu kalbine Sen düşene!!! Ne olur bizlere şefaat eyle! Sultanım!.. Canımı, cânân eğer isterse minnet cânıma Can nedir kim, ânı kurban etmeyem cânânıma Sultanım, Seni sevdikçe daha çok tanıyor, Tanıdıkça daha çok seviyorum…
Sept. 9
|